Fazla kilo reflüye neden oluyor!

29 Mart 2011 Yazan  
Kategori Sağlık

Yaşam kalitesini büyük ölçüde düşüren hastalık, tedavi edilmezse yemek borusunu kansere yatkın hale getiriyor.

Mide içeriğinin yemek borusuna kaçması olarak tarif edilen reflünün günlük toplam süresi  24 saatin %4’lük süresini aşmazsa, bu durum fizyolojik olarak görülüyor. Ancak, mide içeriğinin bu süreden daha uzun zaman yemek borusunda kalması halinde fizyolojik reflüden çıkıp, hastalık haline dönüşmüş olarak kabul ediliyor ve şikayetlere yol açma olasılığı artıyor.

Sigara, çikolata, kahve, soğan, sarımsak, baharat, turşu gibi ekşi ve asitli yiyecek ve içecekler, aşırı yağlı kızartmalar, salçalı yemekler, et suyu ve poğaçalar, yemek borusundaki kapakçığı gevşeten besinler arasında. Anadolu Sağlık Merkezi Gastroentereloji Uzmanı Doç. Dr. Murat Gürsoy, ”Batı tipi beslenme arttıkça, kilolar da artıyor. Bu da reflünün görülme sıklığını yükseltiyor” diyor ve ekliyor: “Tükürük salgısı az olan kişilerin yemek boruları tam olarak temizlenemediği için de daha fazla reflü şikayeti yaşanıyor.”

Mide yanması, kaynama, ağıza kadar mide içeriğinin gelmesi ve ekşime gibi belirtilerle ortaya çıkan hastalık, tedavi edilmezse yemek borusunda kansere yatkınlığı artırıyor. Toplumun önemli miktarda bir kesiminin hayatının bir döneminde reflüden yakındığını anlatan Murat Gürsoy, “Reflüyü ortaya çıkaran nedenlerin bir kısmı iyi bilinmekle birlikte, bazen nedenini açıklayamadığımız vakalar da olabiliyor. Bu hastalığın, çok hafif formları olabileceği gibi, kanser öncülü durumları da içerebilen şiddetli formları da görülebiliyor. Hastalık geniş bir yelpazede kendini gösterebiliyor. Bu nedenle reflü hastalığını, sadece var – yok veya siyah – beyaz gibi net bir biçimde ayıramıyoruz, hastalığın gri tonları da oluyor” diyor.

Endoskopi tanının olmazsa olmazı

Hastanın sağlık öyküsünün bilinmesi, hekime hastalıkla ilgili bilgi veriyor. Ayrıca endoskopi de tanı yöntemlerinden  biri olarak kullanılıyor. Endoskopide, ucunda kamera bulunan plastik bir hortumla hastanın ağzından giriliyor. Bu hortumun ucundaki kamera sayesinde hastanın yemek borusu, midesi ve 12 parmak barsağı görüntüleniyor. Hekim, bu organları doğrudan görebildiği için tahrişi ve tahrişin derecesini daha iyi değerlendirebiliyor. Ayrıca bu yöntemle biyopsi de yapılabiliyor. Özellikle hastalığın uzun sürdüğü durumlarda bazı doku değişiklikleri ve kansere yatkınlığı artıran komplikasyonlar ortaya çıkıyor. Endoskopi tanı koymanın yanı sıra, reflünün hasta için bir tehdit yaratıp yaratmadığı ve nasıl bir tedavi yöntemi izlenmesi gerektiği konularında da önemli bilgiler veriyor. Bu nedenle endoskopi, reflü hastalığının tanısında olmazsa olmaz yöntemlerden biri olarak görülüyor.

Kişinin hastalık derecesi saptanabiliyor

Endoskopi sonucu negatif olsa bile kişide reflü olabileceğini belirten Doç. Dr. Murat Gürsoy, şöyle devam ediyor: ”Bu yüzden reflünün şiddetini saptamak için kullanılan başka yöntemler de bulunuyor. Bunlardan biri Manometre. Yemek borusu ile ucundaki kapağın basıncını ölçen Manometre, aynı zamanda kapağın gevşekliğinin derecesini saptamada da etkili oluyor. Reflü derecesinin ölçümünde kullanılabilen diğer bir yöntem de 24 saatlik PH metre monitorizasyonudur. PH metre denilen bir aletle, yemek borusuna kaçan asit, 24 saat boyunca monitörize edilerek bir kayıt cihazına aktarılıyor. Böylece günün hangi saat ve aktivitesi reflüye neden oluyor, ne kadar sürüyor gibi sorulara oldukça iyi yanıtlar verilebiliyor. Ölçüm sırasında belgelenen altı değişken bir araya getirilerek bu yöntemi geliştiren cerrahın adıyla anılan DeMeester değerleri veriliyor. Midedeki asidin ne kadarının yemek borusuna kaçtığı ve asidin ne kadar süre orada kaldığı ölçülüyor. Böylece kişinin hastalık derecesinde reflüsü olup olmadığı saptanıyor.”

Geç kalmadınız! Hızlı sonuç veren estetikler

29 Mart 2011 Yazan  
Kategori Sağlık

En yakın arkadaşınız 10 yaş genç ve 10 kilo daha az görünmesine rağmen, estetik yaptırmadığına yemin ediyorsa ona inanabilirsiniz. Çünkü estetik kategorisine sokulması zor yeni operasyonların işlem süreleri kısa, etkileri güçlü. İyileşme dönemleri ise zahmetsiz. Tam da, bu yazı çok daha formda ve genç karşılamak isteyenlerin ihtiyaç duyduğu gibi…

Bilenler bilir; estetik operasyonlarının dönemi kış mevsimidir. Yağlar bu dönemde alınır, burunlar bu dönemde düzeltilir, ciltler güneşin kendisini bulutlar arkasına gizlediği dönemde gerilir. Bu durumun da temel iki nedeni vardır; ilki estetik operasyonların kısa dönemde yarattığı morluk ve şişlikleri kapalı giysiler arkasına saklayabilmek, ikincisi de güneşin yapılan izleri lekeye dönüştürmesini önlemek. Ama şimdi tüm bu anlattıklarımız geçmişte kalabilir. Çünkü yeni teknolojilerle uygulanan estetik operasyonların iyileşme dönemleri de oldukça kısa. Şimdi, yazı hayallerindeki vücut ve yüzle karşılamak isteyenlerin “Peki bunlar hangileri?” diye sorduğunu duyabiliyoruz. O zaman hemen Superplast Estetik Cerrahi Merkezi’nden Estetik – Plastik ve Rekontrüktif Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Hüseyin Güner ve Op. Dr. Hasan Fındık’ın katkılarıyla hazırladığımız haberimize geçelim…

Gizli şeker nedir?

29 Mart 2011 Yazan  
Kategori Sağlık

Tıbbi olarak pre-diyabet denilen “gizli şeker”, diyabet öncesi anlamına gelir. Diyabet öncesi bu dönemdeki bu bireyler, gizli şeker hastası kabul edilir. Yani bu durumun şeker hastalığına dönüşmemesi için önlem alınabilecek dönemdir ve önemlidir, çünkü gizli şekeri olan kişiler şeker hastası olma ihtimali yüksek olan kişilerdir.
Gizli şekerin, şeker hastalığına  dönüşmemesi için bu kişilerin kilo vermesi, sağlıklı beslenmesi, egzersiz yapması ve endokrin uzmanının önereceği bazı ilaçları kullanması gerekir.
Gizli şeker hastası olan bireyler yaşam tarzlarını değiştirerek diyabetli olmayı önleyebilir ve geciktirebilirler. Bazı çalışmalara göre gizli şekeri olan birçok kişide 10 yıl sonra tip 2 diyabet geliştiği saptanıyor. Bu bireyler diyabeti önleme programın aktarılarak yaşam şeklini değiştirirlerse diyabet gelişme oranı oldukça azalabiliyor.
Kalp hastalığı riski artıyor
Gizli şekeri olan bireylerde kalp ve damar hastalığı riski kan şekeri normal olan bireylere kıyasla 1.5 kat daha fazla diye bildiriliyor, bu oran diyabetli bireylerde ise 2 -4 kat daha fazla  olabiliyor. Gizli şekeriniz varsa kalp ve damar hastalıkları yönünden de tedbirli olmanız gerekiyor

Kimler risk altında?
Vücut ağırlığınız normalin üzerinde ise ve 45 yaşın üstündeyseniz  pre-diyabetli olup olmadığınızı öğrenmek için test yaptırabilirsiniz. Eğer vücut ağırlığınız normalse ve 45 yaş civarında iseniz testi yaptırmanın sizin için gerekliliğini hekime danışabilirsiniz. 45 yaşından genç erişkinlerde ve şişman bireylerde diyabet ve pre-diyabet yönünden risk faktörleri önemlidir. Bu risk faktörleri: Yüksek tansiyon, düşük HDL – kolesterol düzeyi, yüksek trigliserid düzeyi, ailede diyabet varlığı, gestasyonel diyabet, 4,5 kg üzerinde bebek doğumu öyküsüdür. Gizli şeker saptanmamış olmasına karşın risk faktörlerine sahipseniz her üç yılda bir test yaptırmalısınız. Eğer gizli şeker varsa tip 2 diyabetin tespiti için her bir – iki yılda bir test yaptırmanız öneriliyor.
- Açlık kan şekeri 100 ile 126 mg/dl arasında ise gizli şeker tanısı için mutlaka bir endokrinoloji uzmanı ile görüşün.
- Ancak açlık kan şekeri bazen normal yani 100 mg/dl’nin altında olduğu halde OGTT denilen şeker yükleme testi sırasında 2. saat kan şekeri 140 -200 mg/dl arasında çıkması da sizde gizli şeker olduğuna işarettir.

Gizli şeker şüphesi uyandıran durumlar
- Devamlı tatlı yeme isteği, açlık atakları, tatlı krizleri
- Gebelikte kan şekerinin bozulması
- Son zamanlarda aşırı kilo alma veya zayıflama
- Şeker düşmeleri olması
- Gündüzleri uyuklama olması
- Öfkelenme, birden sinirlenme
- Terlemenin artması, gece terleme, gece baş terlemesi
- Halsizlik, yorgunluk, sıkıntı olması, psikolojik değişiklik
- Anne, baba veya kardeşlerde şeker hastalığı olması ve hızlı kilo alma, ağız kuruması, çok su içme, çok idrara gitme

Gizli şekeri olan nasıl beslenmeli?* Sağlıklı beslenmeyi öğrenmeli ve bir beslenme uzmanına başvurmalı.
* Karbonhidrat kaynaklarını öğrenmeli ve karbonhidrat alımını dengelemeli.
* Yediğimiz tüm karbonhidratlar şekere dönüşür, ancak kompleks karbonhidratların şekere parçalanma hızı yavaş olduğundan kan şekerini daha geç ve daha yavaş yükseltirler.
Basit karbonhidratlar: Çay şekeri, reçel, bal, marmelat, pekmez, hazır meyve suları, pasta, kek, tatlı, şekerli bisküvi, çikolata, helva gibi yiyeceklerdir.
Kompleks karbonhidratlar: Sebze, meyve (mümkünse kabuklu yenmeli) tam tahıllı ekmek, kabuklu pirinç, bulgur pilavı, makarna, çorba, kuru baklagiller gibi yiyeceklerdir
*Proteinli besinlerde karbonhidratın şekere dönüşüp bağırsaktan kana hızlı geçerek kan şekerini yükselt-mesini yavaşlatır.  Bu yüzden meyve ile birlikte proteinli besin yemek daha iyidir. Özellikle ara öğünler-de aç karnına meyve yenmemelidir. Meyve ile süt veya yaran veya fındık veya pey-nir ekmek yenebilir.
* Ana ve ara öğün-lerle desteklenmiş bir program olmalı
* Karbonhidrat alımı ile birlikte yağ alımı da kısıtlanmalı
* Dengeli beslenme ve egzersizle fazla kiloları vermeli
* Düzenli egzersiz yapılmalı
* Alkol azaltılmalı
* Light ve diyabetik ürünler kontrolsüz yenmemeli, çünkü light yoğurdun içindeki yağ miktarı azdır, ancak kalorisi vardır. Diyabetik üründe şeker olma-yabilir, ancak içinde bulunan un, yağ veya meyve şekeri kan yağlarının kontrol altına alınması için uygun olmayabilir. Yediğiniz tüm miktarların size uygunluğunu mutlaka beslenme uzmanına danışmaya çalışın.

Yaz nezlesi deyip, geçmeyin!

29 Mart 2011 Yazan  
Kategori Sağlık

Göğüs Hastalıkları
Prof. Dr. Levent Tabak

Amerikan Hastanesi Göğüs Hastalıkları Bölüm Şefi Prof. Dr. Levent Tabak, özellikle ilkbahar aylarında artan polenler nedeni ile alerjik astım hastalarını, dikkatli olmaları konusunda uyarıyor. Prof. Dr. Levent Tabak, ayrıca saman nezlesi olarak bilinen alerjik rinitin soğuk algınlığı ile karıştırılmaması gerektiğini hatırlatıyor.

Yaz nezlesi deyip, geçmeyin!

Saman nezlesi, bahar alerjisi ya da yaz gribi olarak isimlendirilen alerjik rinit; kişilerin duyarlı oldukları alerjenler ile teması sonrası ortaya çıkan ve çok sayıda kişiyi etkileyen bir hastalıktır. Ağırlıklı olarak burun iltihabı belirtilerinin bulunduğu hastaların önemli bir kısmında; alerjik astım, konjonktivit ve deri hastalıkları da görülmektedir. Alerjik rinitin başlıca belirtileri; burunda kaşıntı, tıkanıklık, akıntı, hapşırma, kuru öksürük ve boğaz kaşıntısıdır.

Başta polenler olmak üzere; küf mantarları, çeşitli gıdalar (yumurta, çilek, balık… vb.), ev tozu, kedi ve köpek gibi hayvan tüyleri ve çeşitli kimyasallar da hastalığa neden olabilmektedir. Alerjik riniti olan kişilerde; sinüzit, kulak hastalıkları ve geniz eti gelişimi de sıklıkla görülmektedir.

Alerjik astımın tanısını koymak testler ile artık çok kolay!

Alerjik astım, genetik olarak alerjiye yatkın olan kişilerin, belirli bir süre boyunca duyarlı oldukları alerjene maruz kalmaları sonucunda gelişebilmektedir. Alerjik astım; hava yollarının, mikrobik olmayan iltihabına bağlı gelişen bronş aşırı duyarlılığıdır. Bu kişiler, duyarlı oldukları alerjenler ile temas etmeleri sonucunda; kuru öksürük, nefes darlığı, hırıltı, hışıltı ve göğüste sıkışıklık hissi gibi şikâyetler duyabilmektedir. Bu şikâyetler tekrarlayan nöbetler halinde seyretmekte; şikayetler geceleri ve sabaha karşı artmakta; alerjenden uzaklaşma ya da ilaç kullanımı sonrasında azalmakta ve hatta tamamen kaybolabilmektedir. Alerjik astım, bazı hastalarda yılın belli aylarında daha fazla görülmektedir.

Alerjik astımlı hastalarda en sık rastlanılan alerjiler; ev tozu (akar), ağaç ve çimen poleni, kedi-köpek tüyü, hamam böceği ve küf mantarı alerjileridir. Alerjik astımlı hastalarda çoğu kez tanı, iyi bir hikâye alınması ile konulabilmektedir. Kesin tanı konulabilmesi için kişinin alerjen ile karşılaşması sonrasında şikâyetlerin başlaması ve muayene bulgularının ortaya çıkması; alerjenden uzaklaşması sonrasında ise şikâyetlerin azalıp, kaybolması gerekmektedir. Muayene sırasında tanı, solunum fonksiyon ve çeşitli laboratuvar testleri ile konulabilmektedir.

Polenlerden korunmak için uygulanabilecek yöntemler:

• Doktorunuza danışarak uygun bir yöntem ile hangi polenin bünyenizde alerjiye yol açtığını belirleyin. Her bitki, yılın belli bir döneminde polen ürettiği için alerjik olduğunuz polene göre önceden koruyucu tedaviye başlayarak hazırlık yapabilirsiniz.
• Polen sayısının ılık, kuru ve güneşli günlerde artması; sabahları erken saatlerde ve yağmur sonrasında azalması nedeni ile özellikle polen miktarının fazla olduğu saatlerde, açık alanlarda olabildiğince az sürelerde kalınmalıdır. Çim polenine alerjisi olanlar, bahçe çimlerini kendileri biçmemelidir.
• Polenler ile kaplanma sonucu iç mekânlarda alerjiye neden olma riskine karşı; giysiler ve çamaşırlar yazın açık havada kurutulmamalıdır. Polen mevsiminde pencereler, kapalı tutulmalıdır.
• Eğer mümkün ise polen mevsiminde tatile çıkılmalı ve şikâyetleri tetikleyen polenlerin bulunmadığı, kıyıdaki esintiler vasıtası ile polen sayısının nispeten daha az olduğu deniz kıyısında yer alan bölgelere seyahat edilmelidir.
• Otomobil alma ya da değiştirme ihtiyacı gündeme geldiğinde; polen yakalayıcı hava filtreleri olan otomobiller tercih edilmelidir. Otomobillerinde polen filtresi olan kişiler de otomobillerinin bakımları esnasında polen filtrelerinin değiştirilmesine özen göstermelidir.
• Alerjisi olduğu halde çiçek yetiştirmekten vazgeçmek istemeyenler, böcekler vasıtası ile döllenen renkli süs bitkilerini; örneğin gülü tercih etmelidir. Bu tarz çiçeklerin polenleri, hava ile taşınamayacak kadar ağır olduğu için semptomlara yol açma olasılıkları daha düşüktür.

Mesleğe bağlı gelişen astımın saptanabilmesi için solunum testleri çok önemli!

Spirometri cihazı ile solunum fonksiyonlarını ölçerek, çeşitli akciğer hastalıklarına tanı koymak mümkündür. Nefes darlığı, öksürük ve göğüste sıkışıklık hissi olan hastalarda bu şikâyetlerin, öncelikle akciğer hastalığına bağlı olup olmadığı araştırılmalıdır. Solunum fonksiyon testleri ile bu şikâyetlerin, akciğer hastalığına bağlı olup olmadığı büyük ölçüde anlaşılabilmektedir.

Solunum fonksiyon testleri ile önce hastanın akciğer fonksiyonları değerlendirilmekte; çıkan sonuca göre ilaç tedavisi uygulanmakta ve yeniden uygulanan solunum fonksiyon testlerinde düzelme gösterilmesi ile tanı konulabilmektedir. Solunum fonksiyonları normal olan kişilerde de bronş provokasyon testi ile yine astım hastalığı olup olmadığı belirlenebilmektedir.

Kıskançlık cinsel sorunlara yol açabilir…

29 Mart 2011 Yazan  
Kategori Sağlık

Kıskançlık nedeniyle evlilik ilişkileri ve cinsel yaşamlarında sorun yaşayan çiftlerdeki artış üzerine Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED), “kıskançlık nedir?”, “kıskançlığın nedenleri”, “erkek ve kadınların kıskançlıklarını gösterme şekilleri”, “kıskançlıkla baş etme yöntemleri”, “olgun sevgi”, “tadında kıskançlık”, vb. konuları içeren “Evlilikte Kıskançlık” konulu yeni bir basın açıklaması yaptı. Toplumsal çalışmaları ve basın açıklamalarıyla ülkemizde gündem yaratabilen CİSED’in basın açıklamasından işte çok çarpıcı başlıklar:

Kıskançlık cinsel sorunlara yol açabilir

Evlilikte kıskananın da kıskanılanın da acı çekeceğini ifade eden CİSED Genel Başkanı Dr. Cem Keçe; “Kıskanmak insanın doğasında var olan bir duygudur. Yansıtma savunma düzeneğinin bir sonucuolabilenkıskançlık, yitirilmek istenmeyen bir kişinin ya da bir ilişkinin yitirileceği ya da tehdit altında olduğu sanısıyla yaşananbunaltı ve sıkıntı verenkarmaşık bir ruhsal yaşantıdır. Bazen kişiye dayanılmaz bir acı verebilir. Genel olarak bakıldığında çocukluğunda ihanete uğramış, terk edilmiş, reddedilmiş, düş kırıklığına uğramış, küçük düşürülmüş ya da tecrit edilmiş kişilerin veya kendisini yetersiz ve değersiz gören ya da değerlilik duyguları dış etkilerden çok kolay etkilenen kişilerin daha kıskanç oldukları görülmektedir. Bazen kıskançlık aşırı boyutlarda olabilir. Bunun altında paranoya dediğimiz rahatsızlık olabilir. Bu rahatsızlığın ciddi boyutları vardır ve tedavi edilmesi gerekmektedir. Bu derece yoğun yaşanmayan, hastalık sınıfına koymadığımız ama evliliğin ahengini bozan kıskançlıkların çoğu, kişinin sevdiği insanı kaybetme korkusunun ve kendine olan güvensizliğinin sonucudur. Kıskançlıkla birlikte çoğu zaman öfke, değersizlik, mutsuzluk, yalnızlık ve çaresizlik gibi duygular yaşanır. Günlük yaşamda kıskançlık yaşayan kişilerin pek çoğunun yaşadıkları bu duygu ile baş edemedikleri; kıskandıkları eş ya da partner ile ilişkilerinin bozulduğu ve ilişkilerinin eski güzelliğini yitirdiği görülmektedir. Kıskanılan kişinin kendisini kapana kısılmış hissetmesi ile beraber kıskanan kişi de yoğun acı çeker. Kıskanan kişi huzursuz, mutsuz, sürekli karşısındakini suçlar bir ruh halindedir, eşini devamlı kontrol eder, takip eder, onun yaşantısını sınırlar ve baskı oluşturarak onu kaybetmeyeceğini düşünebilir. Kıskanan kişi ilişkiyi korumak ve geliştirmek için olumlu çaba harcamak yerine gizli gizli öç alarak, küserek, ilişkiyi keserek ya da tehdit ederek, zor kullanarak ve kaba kuvvete başvurarak amacına ulaşmaya çalışabilir. Bu tutumlar kıskanılanı da kıskanandan uzaklaştırır. Kıskançlığın ölçüsü artıkça olumsuz etkisi artar ve sağlıksız davranışlara sebep olabilir. Kıskançlıklarla zedelenen evlilik ilişkisinde sevgi, saygı ve güven azalmaya başladığı için cinsel yaşam da sekteye uğrayabilir ve en sık kadınlarda cinsel isteksizlik ve orgazm sorunları, erkekte ise sertleşme sorunları ve erken boşalma görülür ve ilişki içinden çıkılmaz bir hal alabilir. Yanikıskançlık cinsel sorunlara yol açabilir.” dedi.

Sadakat tehditle değil sevgiyle sağlanmalıdır

Tadında bırakılan kıskançlık duygusunun olumlu etkileri olabileceğini ifade eden CİSED Psikoterapi Eğitimleri Koordinatörü Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Cebrail Kısa; “Eşleri bir arada tutmaya yarayan, evlilik bağlarını güçlendiren, patolojik olmayan ve tadında bırakılan kıskançlık ilişki için yararlı olabilir. Çünkü tadında bir kıskançlık; ilişkiyi canlı tutabilir, kişileri birbirine bağlayabilir, ilişkinin korunmasını sağlayabilir, kişiye önemli ve değerli olduğunu hissettirebilir, çifte kaybetme duygusunu hatırlatabilir, çiftin birbirine emek vermesine yol açabilir, ilişkide var olan duyguları güçlendirebilir, aşkın ateşlenmesini sağlayabilir ve sevişmeleri daha ihtiraslı kılabilir. Ancak, kıskançlığın tadı kaçırılırsa, ilgiden, sevgiden yoksun kalma kaygısı çok ciddi düzeylere ulaşırsa, bu hem kıskanan kişiye hem kıskanılan kişiye hem de ilişkiye zarar verebilir. Kıskançlık çoğu zaman kıskanan kişinin iç dünyasından kaynaklanan nedenlerle abartılı ve çarpıtılmış algılardan ve yorumlamalardan kaynaklanmaktadır. Kadın ve erkeklerin yaşadıkları kıskançlık duyguları ile baş etme yöntemlerinde büyük farklılıklar bulunmaktadır. Kadınlar genel olarak kendi hak ve isteklerinden vazgeçen ve alttan alan bir yaklaşım göstermekteyken; erkekler genellikle tehdit ederek ya da kaba kuvvet kullanarak sonuç elde etmeye çalışmaktadırlar. Oysa kıskançlık duygusu ile mücadelede ilk adım geçmişin yaralarını onarmak ve onları bugünün ilişkisinde iyileştirmektir. İkinci adım güven duygusunun onarılmasıdır. Güven duygusunu zayıflatan en önemli etken açık iletişimin olmamasıdır. Bu nedenle imalı sözlerden, üstü kapalı eleştirilerden ve küskünlüklerden kaçınmak gerekmektedir. Ayrıca kişi kıskançlık duygularının altında yatan duygu ve düşüncelere ulaşmalı, kıskançlık hissettiği anlardaki düşüncelerini incelemeli ve kıskançlıktan önce gelen duyguları fark etmelidir. Bu duygu ve düşüncelerin farkına varmak, onları ayrı ayrı ele almaya ve mantıklı olup olmadıklarına daha tarafsız bakmaya olanak tanıyacaktır. Kıskançlık yaşayan kişilerin özellikle başarmak zorunda oldukları şey ilişkiyi korumak ve sürdürmektir. Sadakat tehditle değil sevgiyle sağlanmalıdır. Çift sevgisini birbirine ne kadar çok verirse, o kadar çoğu geri dönecektir, çift kullandığı ölçüyle ölçülecektir. Çoğu insan sevginin sadece bir «duygu» olduğunu sanır, oysa sevgi duygudan ziyade bir mevcudiyet biçimidir. Sevgiyi paylaşmak ve göstermek bir tercihtir. Olgun sevgi eşlerin birbirlerine dikkat, kabul, taktir, şefkat sunması ve kendileri olmakta özgürlük tanıması üzerinde inşa edilebilir ve içinde patolojik kıskançlığın barınmasına izin vermez.” dedi.

Yemek yemenin keyfi keşfediliyor!

29 Mart 2011 Yazan  
Kategori Sağlık

Nisan ayında başlayacak ve Haziran’a kadar 10 hafta sürecek olan program, kilo kontrolünde eksik halkanın tamamlanmasını amaçlıyor ve  psikoloji, beslenme, egzersiz üçlüsü bir arada uygulanıyor. Bu programa dahil olmak isteyenler için kayıt için son gün 6 Nisan 2011.

Bilindiği gibi, kilo kontrolü ve ideal kiloyu korumak basit ve kolay anlaşılır bir sorun değil. Bilinen etkili faktörler; beslenme, egzersiz ve psikolojik faktörler. Genetik faktörler ise halen yoğun araştırma konusu olup, kilolu insanlar için bir ‘anlaşılabilme ve tedavi edilebilme’ değeri taşıyor.

Batılı insanın doğa ile bağının kopması nedeniyle yeme ve kilo sorunları yaşadığını düşünen psikologlar ve davranış bilimciler var. Serotonin Mutluluk Akademisi de  kilo kontrolünde veya popüler tanımlamasıyla, zayıflamada eksik halkanın yerine konması gerektiğine inanıyor. Bu düşünceden yola çıkan Serotonin, bir süredir bireysel danışmalarda ‘kilo kontrolü için psikoterapi’ veren Davranış Bilimleri Enstitüsü (DBE) ile işbirliği yaptı ve birlikte çalışma planları ‘psikoloji, beslenme politikası ve egzersiz’ üçlemesinden oluşan bir kilo kontrol programı ortaya çıktı. Yemekle Kavgayı Bitirmek ismindeki bu programda amaç, bugüne kadar diyetler ile ‘açlık veya oruç’ hissini yaşayan ve verdiği her kiloyu sonra yeniden alan kişiler için kilo sorununa kökten çözüm üretecek bir ‘duygu ve davranış değiştirme’ çalışması olarak özetlenebilir.

Serotonin Mutluluk Akademisi kurucusu Fizik Tedavi Uzmanı Dr. Işık Akgöl, bu programla ilgili şunları söylüyor: “Kilo kontrol sorunu olan bireylere, katı,  yasakları bol, gerçekçi olmayan ve sağlık koşullarını zorlayan, istismar edici programlara alternatif, fizyolojik ve psikolojik prensiplerin birlikte ele alındığı entegre bir programın katkısının çok daha fazla olacağına inanıyoruz. Bu programla hedeflenen ve önemle üzerinde durulan şey; kişiye kilo verdirmekten çok, kilo kontrol sorunu olan kişilerin gerçek motivlerini ve ihtiyaçlarını keşfetmelerini sağlamak, bu süreçte sağlıklı ve işlevsel olmayan alışkanlıklarını değiştirmelerine yardımcı olmak ve bedeniyle barışık, yemek yemenin keyfini yaşayan, mutlu ve sağlıklı birey profilinin oluşmasına katkıda bulunmaktır” diyor.

Psikoloji, beslenme, egzersiz bir arada

Yemekle Kavgayı Bitirme’nin psikoloji  çalışmasında, DBE’den Uzman Psikologlar Emre Konuk ve Hejan Epözdemir çalışmanın ana eksenini oluşturan ‘Yemekle Kavgayı Bitirmek’ teması üzerinde çalışacaklar.

Konular

Yemek yemek ve doymak ne demektir
Zayıf insanlar nasıl düşünür ve davranırlar
Yeme ile ilişkili travmatik durumlar
Acıkma ve doyma dürtüleri
Beden ve hoşnutluk
Yemek ile ilgili duygu ve davranış değiştirme çalışmalarından oluşuyor.

Programın beslenme çalışmasında klişelerden uzak  beslenme desteği verecek bir diyetisyen başlangıçta katılımcıyı değerlendirecek. Temel tetkikler ile sağlık sorunlarını ve mevcut durumu tespit edecek, psikolojik çalışmaya destek verecek haftalık planı yapacak. Gelişmeleri takip ve kayıt edecek.

Programın egzersiz bölümünde  ise ‘Pilates’ tıbbi bir tanı olsa bile, güvenilir şekilde yapılabilecek bir egzersiz disiplini olarak bu ortak çalışmaya destek verecek. Bir Fizik Tedavi Uzmanı ve Pilates Eğitmeni olan Dr. Işık Akgöl tarafından değerlendirilen katılımcının Pilates programı belirlenecek. Medikal bir disiplin içinde deneyim kazanmış Balance Body University sertifikalı Pilates Eğitmenleri tarafından bu program uygulanacak. Pilatesin bilinen çok güvenilir ve ‘daraltan’ programının yanı sıra, uygun adaylarda kilo kaybı sağlayacak ‘kardiyo pilates’  programı da kullanılabilecek.

Program 13 Nisan Çarşamba DBE’den Uzman Psikologlar Emre Konuk ve Hejan Epözdemir grup çalışması ile başlayacak. Ancak katılımcıların öngörüşme, Dr Işık Akgöl ve Diyetisyen değerlendirmesi için 8 Nisan tarihine kadar başvurması gerekiyor.

Programa kimler dâhil edilebilir?

Bu programa, kilo kontrolüne ilişkin patolojik düzeyde ciddi bir fizyolojik ya da psikolojik sorunu olmayan veya ilgili uzman ekip tarafından belirli şartlar dâhilinde uygun görülen 20-60 yaşları  arasında 3-15 kilo arasında fazla kilosu olduğunu düşünen kişiler alınmaktadır. Bu paralelde kilosunu kontrol etmeyi isteyen kişiler gerekli kriterleri sağlamak koşuluyla programa dâhil edilirler. Programa başvuran kişiler öncelikli olarak tıbbi ve psikolojik değerlendirmeye tabii tutulmakta ve bu değerlendirme sonuçlarına göre gruba alınmaktadırlar.